25 Ocak 2010

Ayasofya hatırası:)

16/01/2010



Ayasofya önünde sıra beklerken...

Bağlantı sorunu, bloga büyük foto ekleme çabaları

derken başardım en sonunda...

İlk olarak kesilip duran internet bağlantısıyla savaşmak durumunda kaldım. Güya hızlanacaktı bu ayın 20 sinden sonra. Ben pek bir fark göremedim.

Daha sonra GeCe arkadaşımın süpersonik Şablon Dersleri anlatımıyla en nihayetinde başardım bloga büyük fotoğraf eklemeyi. Tutmayın beni takla atacağım, ollleyyy:)

Bunlar Basel Havalimanında beklerkenki neşeli görüntülerimiz....





22 Ocak 2010

döndüm ama yokum sanki

Soğuk, yağmurlu ve kısa süren İstanbul yolculuğumuzdan döndük. Kısa sürünce insan rüya görmüş gibi oluyor. Neyse ki fotoğraflar var rüya olmadığı anlaşılıyor. Paylaşacağım yakın zamanda. Evde de internet yeni bağlandı zaten. Anca.

***

Şu sıralar üşengeç ve de yorgunum, dediler ki sağlıksız besleniyormuşum ondan.

Şu sıralar saçım civciv sarısı olsun istiyorum, ama bana yakışmayacağı için vazgeçiyorum. (Saçıma aklar düşene kadar boyatmayacağım demiştim, bakalım ne zamana kadar dayanabileceğim. Niye böyle salak bir karar aldıysam)

Hayallerim vardı, kararlar almıştım ingilizce öğrenmekle ilgili, ondan da vazgeçmek zorunda kaldım (şimdilik, sonrasını bilemem)

Önümüzdeki 7 ayın tatil planları kaba taslak yapıldı, gerisi Allah kerim.

Yakın bir arkadaşımın düğünü var 2 ay sonra, benim bile eteklerim tutuştu onunkileri hiç sormayın!

Kafa yine çok karışık, değişik alemlerde ama nerde ben de bilmiyorum.

Film izlemekten bunaldım, başka şeyler yapmam lazım.

Çerçeve yaptırmam lazım.

Perde diktirmem lazım.

Evet! Havanın etkisiyle ben...

Yine bunalımlardayım!

(Yaz olsun, balkonuma yeniden çiçekler dikeyim istiyoruuuuum)

13 Ocak 2010

Beni dumur eden olay

Kim bilir kaç olay vardır da şimdi hatırlamıyorum. Bugün yaşadığım 'olay' ise şöyle gelişti:

Sevgiliyle iş yerlerimiz yakın olduğundan normal şartlarda o beni işe bırakır ve arabayı da bir kaç kilometre daha ilerde olan kendi iş yerinin otoparkına bırakır. Bugün sabah Sevgili hastalanınca işe kendim gelmek zorunda kaldım ve arabayı da iş yerimin dibinde bulunan otoparka bırakmak istedim. Normalde günlüğü 16 Frank (ki bunu her gün böyle ödediğini düşünürsen az sayılmaz ama bir defaya mahsus olduğu için gözden çıkarılmış bir ücret)

Bugün baktım otoparkta yine bir tuhaflıklar var. Otoparka girişteki bariyerler normalinde Ticket'ini aldıktan sonra açılıyor ve giriyorsun, baktım bugün bariyerler havada herkes şak diye giriyor otoparka, hemen ilk gördüğüm boş parka en acayip bir şekilde park etme çabalarında bulundum, aslında çok özenirim güzel park etmek için ama etraf kalabalık olunca heyecan yapıyorum, yamuk park ediyorum. Kapıyı açınca da yandaki arabayı çizmemek için yine en yamuk bir şekilde çıktım arabadan ve orada bulunan görevliye doğal olarak ALMANCA sordum: Ticket'imizi nerden alıcaz? (yoksa akşam çıkarken bariyer nasıl kalkacak dimi?) Bu bana TÜRKÇE cevap veriyor: Ticket'e gerek yok diye, ben tabi sabah sabah şaşırıyorum nereden anladı bu benim Türk olduğumu diye (çünkü her gün başıma gelmeyen bir olay bu benim için ve ben tanımadığım ya da ilk defa gördüğim Türk'lerle hemen Türkçe konuşamam nedense, böyle de garip bir huyum vardır).

Öyle boynumda Türk bayrağı kolyesi, ya da isim yazan bir kolye taşımam, hoşlanmam da öyle şeylerden. Bi bakmışım ağzım açık kalmış önce ne diyeceğimi düşünüyorum ve aynı zamanda kafayı eğmiş adamın suratına bakıyorum acaba ben bunu bir yerden tanıyor muyum diye, daha önce görüştük mü acaba diye ama çıkartamadım tabi, o arada adam bir kağıda bir şey yazıyordu ben kafayı eğmiş tipi tanımaya çalışırken şaşırdığımı görünce pişkin pişkin sırıtmaya başladı bu (sinir oldum ben tabi). Ben de bozmadan (neyi bozmuyorsam) TÜRKÇE cevap verdim: Nasıl yani, akşam nasıl çıkacağım ben burdan? Bariyer açık olacak mı akşamleyin de, diye (şu salak şaşkınlık ifademden de kurtulamadım bir türlü) o dediki: 5 Frank'ın var mı? cebimden saf gibi bütün bozukları çıkardım 3 lira 70 kuruş çıktı (normalinde Ticket olunca otomatta kartla ödüyorum ve zamanında sık sık param çalındığından bozuk para da olsa yanımda nakit bulundurmam), sanırım yok, dedim, olsun farketmez, kalsın o zaman, dedi. Adama suratımda mı yazıyor Türk olduğum, nerden anladın gibi salak sorular sormak geliyor içimden aynı zamanda (o arada hâlâ kağıtçığa bir şey yazıyor) Ben o birşeyler karalarken oyalanmak için arkama bakıyorum, içler acısı bir şekilde park ettiğim arabama, acaba çok mu kötü olmuş diye. O arada ne görüyorum? Arabanın arkasına serilmiş bir Galatasaray atkısı...

ve elime kağıtçığı tutuşturdu (Ticket yerine geçen ve ödendiğine dair belge olan kağıtçık).


Hadi atkı sayesinde parkı bedavaya getirdik:) Fenerli olsa kesin para alırdı diye düşünmekteyim şu an.

12 Ocak 2010

2 günlüğüne istanbul kazan olsun biz kepçe olalım

Bu haftasonu şöyle hemencik bi Sultanahmet, Eminönü, Beyoğlu, vs. yapıp gelicez nasip olursa. Kardeşim ve eşi için ilk İstanbul macerası olacağından dört kafa deli deli, dolu dolu geziyor olacağız inşallah:)
Az kaldı ya, heyecanımı ve sevincimi şimdiden paylaşayım dedim:)
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...