20 Ocak 2009

Bayılıyorum mora, siyaha, beyaza


Hep düğün olsa...

Ben hep gönlümce abiyeler bulsam...
Çok güzel olsalar...

Ve hep sudan ucuz olsalar keşke!

Daha yaza kaç ay vardı be? Ben bir kaç hafta önce Temmuz'da evlenecek olan kuzenimizin düğünü için deliler gibi abiye aradım internette. Maksat fikir edinmek canım. Gözüm gönlüm açılsın biraz ne olacakki.

Bunları Patent Abiye'nin sayfasında görmüştüm ve bu çok güzelmiş, aa bu da güzelmiş, e bu da çok hoş, bu harikaaa çığlıkları attık görümcelerimle. Ankara'ya bir gün yolum düşerse mutlaka uğramak istediğim bir yer oldu burası. Fiyatları merak etmiyor değilim hani.

Şimdi bunu okuyanlar sen daha bir kaç gün önce abiye almamış mıydın, ne aç gözlüsün diyenler olacak belki ama siyah olunca belki düğüne uygun olmaz diye düşündüm. Gerçi düğünlerde giymicem de nerede giyicem ayol. Sanki artistiz de galalara, kokteyllere katılıcaz... Hem simsiyah değil ki, sağ üst köşedeki gibi hafif altın renginde işlemeleri var.


















Sıcacık kış çorbası

Şimdi biz İstanbul'larda, vapurlarda, rüzgara karşı bir yandan fotoğraf diğer yandan da Boğaz'ın havasını ciğerlerimize çekelim derken şimdi akan burnumuzu çekiyoruz. Hafif soğuk algınlığı, önemli değil. Tüm çabalarımız ilerlemesini önlemek.

Sıkça uğradığım Portakalağacı'ndan kış sebzeleri çorbası tarifini buldum. Dedim tam bize göre. Benim doğaçlama, kafadan uyduruk tariflerimi bilen bilir. Bu tariften yola çıkarak bir kaç sebze daha ilave ettim çorbaya. Özellikle kırmızı biber koydum ki C vitamini açısından zengin olsun diye.

Bu malzemelerden yaklaşık 5 veya 6 tabak çorba çıktı (tabağa göre artık)

Malzemeler
  • 1 kırmızı biber
  • 2 küçük kırmızı soğan (evde hangisinden varsa artık)
  • 3 küçük patates
  • 3 lahana yaprağı
  • 2 havuç
  • 1 pırasa
  • 3 yemek kaşığı yağ (ben zeytinyağı kullandım)
  • 1 litre kaynamış su
  • 1 yemek kaşığı un
  • 1 1/2 yemek kaşığı tuz
  • 1 tatlı kaşığı acı biber salçası (tercihe göre)
Hazırlanışı
  • Öncelikle sebzeleri küçük küpler halinde doğruyoruz
  • Soğanı yağda biraz kavurup, 1 yemek kaşığı unumuzu ekleyelim (dibi tutmasın dikkat edelim)
  • Bir kaç defa karıştırdıktan sonra patates dışında bütün sebzeleri ilave edelim
  • Sebzeler hafif sotelendikten sonra (bu arada sık sık karıştırıyoruz) kaynamış suyu da ilave edelim
  • Diğer sebzeler yumuşadıktan sonra patatesleri ve tuzu ekleyelim
  • Ve en son acı veya tatlı biber salçasını ekleyelim, dediğim gibi zevk meselesi
  • Kaynamaya başladıktan sonra tüm sebzeler güzelce eriyene kadar el blenderinden geçrirelim

Nane ile servis yapıyorsunuz demiş Hatice fakat ben yine C vitamini bol olsun diye limonla servis yaptım ve tam not aldım;-)

Bir dahaki sefere içine kereviz de eklemeyi düşünüyorum.

Afiyet olsun, şifalı olsun!!!

19 Ocak 2009

Ben burda aklım İstanbul'da












Herşey çok güzeldi!

Rahat geçen bir uçak yolculuğuyla ve bavulumuzun çabucak gelmesiyle başladı herşey. Sabiha Gökçen'den saat başı Taksim'e yolcu taşıyan Havaş otobüsü de fena değildi (dönüş yolculuğu hariç). Çok yoğun sayılmayan trafik sayesinde varacağımız yere vardık.

Ay bavul olayınca gelince arkadaşlar. Fazla birşey almadım yanıma, boşu boşuna stres yapmışım. Aslında ben böyle değildim, ne oldu bana bilmiyorum. Bunalımlardaydım heralde. Neyseki geçti. İki kot, iki kazak gittim geldim. İki çift çizme - hayatımın en büyük yanlışını bile bile yaptım ve topuklu çizmelerimi götürdüm. Bile bile manyaklık yapasım geldi. Kendi kendime kaşındım ve günümü gördüm. Fakat onları yanıma almasaydım belki de uzun zamandır almak istediğim spor ayakkabıları almayacaktım:-) bahanesi oldu ama... aslında taktik değildi bu.

Uçaktan bir indik ben şok geçirdirdim. Vaaay hava ne kadar sıcaaak! Keşke ince ceketimi getirseydim diye söylenmeye başladım. İsviçre'de haftalarca eksilere alıştığımdan, 10 derece hava sıcaklığı neredeyse tropikal gibi geldi bana. Gerçi akşama doğru hafif yağmur çiseleyince ve ertesi gün biraz daha serin olunca hava, kalın ceketimden gayet memnun kaldım.

Bu defa gitmediğim yerlere gidesim geldi. Ama gidip'te uğramadan asla olmaz dediğimiz yerlere de gittik.

Bavulları otele bıraktıktan sonra soluğu ilk Eminönü'nde aldık, karnımızı doyurduk. Daha sonra balıkçıların yakaladıkları mini minik balıkların bulunduğu kovalara bakarak Galata köprüsünden yürüdük. Ben tabi mutluluktan havalarda uçuyordum... Karaköy'de söylemesi ayıp İsviçre'ye getirmek için baklava siparişimizi verdik. Sonrasında aheste aheste İstanbul sokaklarından geçerek İstiklal caddesine vardık. Dilimde "Beyoğlunda gezersin" gibi bir sürü İstanbul şarkısı... bir çok yere girip çıktıktan sonra (en önemli yer tabiki Saray Muhallebicisi) dedik hadi sinemaya gidelim. Ben aslında çok merak ettiğim "Issız adam"ı izlemek istiyordum fakat "Vali" ağır bastı.

Türkiye'de ilk defa sinemaya gitmenin mutluluğunu yaşadım ve izlediğim film İstanbul'da olmama rağmen beni bambaşka yerlere götürdü, memleketime götürdü. Sevdiğim bir çok şeyi bir arada yaşadım. Bol bol ağladım, duygulandım, öfkelendim, hasret çektim...

Sinemadan sonra D&R'a girip, daha önce de bahsettiğim eski türk filmleri arşivimi oluşturmak için ilk adımı attım. Çok mutluyummmm!

Akşama Tarabya'ya gittik. Ben önceleri (çok dertliyken, aşk acıları çekerken, çileliyken, öğrenciyken...) bolca ve severek dinlediğim Cengiz Kurtoğlu'nu dinlemeye gittik. Aşkım'ın tarzı olmasada beni kırmadığı için ayrıyeten mutlu oldum. Yemeğimizi yedik, eğlendik, Ceniz abinin gayet mütevazi biri olduğunu gördük ve otele döndük. Güzel bir akşamdı. Anılarımdan silemeyeceğim kişi ise Gizem'di. Ömrün güzel olsun, hayat sana gülsün ve inşallah yaşam sana bambaşka yollar çizer demek istedim ona.

Ertesi sabah kahvaltıdan sonra merak gidermek için Bağdat caddesinde dolaştık. Ben pek beğenmedim, Aşkım'da beğenmedi. Ben yazın daha güzel olabilecegini düşündüm. Bir Petshop'a girdik. Ben aslında girmek istemiyordum. Sevmiyorum petshopları. Hayvancıkların o haline dayanamıyorum. Bir de şıpsevdiliğim tutar yine diye korktum. Orada on haftalık bir Golden görünce içimin yağları eridi. Yavrum minicik kafeste kurtarın beni burdan der gibiydi. Kıpır kıpırdı. Ona dokunmak, sevmek istedim fakat yasaktı. Daha bir sürü mini mini köpekler vardı. Ve kediler. Görünce hepsini alasım geldi. Keşke kocaman bir evim olsa, ben işe gitmesem, günümü bu hayvancıklarla oymakla, onlara bakmakla geçirsem diye hayaller kurdum. Bir sürü muhabbet kuşu, papağan çeşitleri ve balıklar vardı. En dikkatimizi çekenler beyaz (tahminimce albino) yer sincapları oldu. Ne şirin şeylerdi ya.

Planımızda Mecidiyeköy'e uğramak vardı. Neresi olabilirki. Herkesin anlata anlata bitiremediği Cevahir'e uğradık. Oyalandık biraz. Bir kaç saat içinde her yerini gezmek imkansız zaten. Ama güzel olmuş gerçekten, İsviçre'de bile yok böyle bir yer. Ben beğendim. Orada odaklandığımız yer neresi olabilir sizce? Tabiki D&R. Kitaplara, filmlere, müziklere doyum olmuyor. Servetimi harcayabilirdim orda - servet derken saatlerimi demek istedim:-) O kadar çok kitap alacaktım ki, liste hazırlamıştım. Hepsini buldum gerçi ama biraz mantıklı düşünmeye çalışarak önce evdeki kitapları bitirmek daha uygun olur dedim. Yine de bir tane aldım huyum kurusun. Listede olmayanından. Solmaz Kamuran'ın "Kiraze"yi aldım. Osmanlı cariyeleri kitaplarım gün be gün artmakta.

Mecidiyeköy'e gitmişken Çadır'a gidilmez mi. Hem maç vardı o akşam. Aşkım'ın içi kesin kıpır kıpırdı, gitmek için can atıyordu belkide. Tabi her yer taraftar dolu, millet coşkulu. Karaborsacılar bir yandan, bere atkı satanlar bir yandan, taraftarlar sarı kırmızı giymiş hep bir ağızdan marşlar söylüyor. Ay ben bile coştum ama belli etmedim yahu. Hava soğuk olmasaydı sözümü tutup giderdim ama yine Aşkım fedakarlık yapmak zorunda kaldı ve gitmedik. Ama sözüm söz. Bir dahaki sefere gidicez Aşkım! Aynen anlaştığımız gibi;-)

Sonra Taksim'e gittik tekrar, ben teee yazın gözüme kestirdiğim abiyeyi hala daha vitrinde durduğunu görünce dayanamadım girdim, denedim, beğendim ve aldım. Nerede ve ne zaman giyeceğim ise meçhul. (yine karar veremiyorum hayret bişiy)

Son olarak gecenin o soğuğuna aldırmadan Sultanahmet'e benim aşık olduğum yere gittik. Bir kaç ship shak orada yaptıktan sonra otelimize döndük.

Sabah 9 da havaş otobüsünde yer kalmadığından ayakta gittik. Valla böyle güzel geçen iki gün sonrasında o bile koymadı bana. Ama adamlar yine de daha büyük bir otobüs kaldırsa ölür mü yani. Saat başı kalkıyor bir de otobüsler.

İşte böyle... Dönüş yolculuğumuz yine çok iyi geçti. Bavulumuz yine çabuk geldi ve evimize döndük.

Not: Şu an iş yerinden yazdığım için fotoğraflar akşama kaldı.

Not 2: Fotoğrafların hepsi değil ama çoğu Aşkım'a ait, kendisine teşekkürlerimi iletmek istiyorum. Benim elimin alışması uzun sürecek gibi:-(

14 Ocak 2009

Deli miyim neyim?

Sabahtan beri düşünüyorum, düşünüyorum bir sonuca varamıyorum, korkmaya başladım kendimden, tedavisi var mı acep?

Giderken...
Bir kot pantolon giysem, bir de geçenlerde aldığım kazağımı.
Sonra yedek pantolon, dar paçalı olan olur mu ki?
Ya da etek mi koysam?
Yeni aldığım kot etek nasıl olur acaba?
Ya da öbürünü mü alsam, arka cepleri taşlı olan?
E etek olursa bir çift çizme de koymak lazım.
Ama ben öyle rahat gezememki? Hepsi topuklu, hem süet su geçirebilir.
Belki bir yere akşam yemeğine gideriz, daha şık bir elbise mi bulundursam yanımda?
Hangi ayakkabılarımı giysem?
Hangi ceketimi alsam yanıma, soğuk olur mu ki? (buradan daha soğuk olmaz heralde)
Şu anki ceketimin fermuarı bozuk, düğmelerle idare ediyoruz (vah bana)
Diğeri kısa, hem ısıtmaz fazla.
Bir tane beyaz vardı... (epeydir giyiyorum eskimedi gitti gavur)
Snowboard ceketi olmaz, hem o da kısa.
Hiç dışarı çıkmadığımdan ceket problem olmuyor ama oralarda gezeriz tozarız üşürüz (?)
Beyaz örgü şapkamı alıcam, bu kesin.
Aaa Şubi'nin getirdiği atkı ve şapka takımını hala kullanamadım, onları götüreyim en iyisi. (neredeydi onlar ya?)
Hangi kazaklarımı götürsem? Kaç tane götürsem? 1 yeter!
Tamam bir yedek kazak.
Kalın kazak mı olsun, ince mi?
Şimdi ben yedek kazağımı yedek pantolona mı / eteğe mi göre seçsem??
Ama etek şimdi soğukta iyi olmaz yaa... üşürüm.
Fazla birşey götürmeye gerek yok, belki oradan da birşeyler beğenir alırım.
Bavulda yer olsun.
Bavulumuz küçük gelecek galiba, bi büyüğüne mi baksak?
Daha kitaplar falan alıcam, herkese baklava getiricem...
Bunlar ağırlık yapan şeyler.

Bana düz tabanlı, su geçirmeyen, her kıyafete uygun, şık bir çift çizme lazım! (ama meteoroloji yağmur yağacak dedi ondan!)
Bir de ceket, uzun, siyah, kalın (kalın kazak giymeme gerek kalmaz böylece) ve yine şık.
Geçenlerde yolda bir bayanda gördüm, keşke öyle birşey bulsam bende.

Üfff! ben neler saçmalıyorum ya!

Kafayı yedim heralde.

Alt tarafı iki geceliğine İstanbul'a gidicez kendime çektirdiğim eziyetlere bak.

Ne giyersen onu götür, başka da birşey götürme! Amann beea! Hani düğüne gidecek olsam neyse. Yoksa...!?#!% bunlar (öhö öhö... yeni kıyafet alışverişi için bahane dizeleri) mi? yok anacım yok! Bu ben olamam! Hayır! Ben değilim bu! Bu öteki!!!

imdaaaaat!!!!!

9 Ocak 2009

Bergün mü? Ergün mü?




Ergün de kim? Bergün Bergün!! Son maceramızı geçen Pazar İsviçre'nin doğusunda bulunan Graubünden kantonuna (şehir) ait Bergün de yaşadık. Adı ilk duyduğum andan beri çok komiğime gidiyor, tıpkı bir Türk ismi gibi. Sabahın kör karanlığı 6.15 te rahatın battığı, sıcacık yatağımdan kalktım. Gezi çantamız için sandöviçlerimizi, içeceklerimizi hazırladım ve 7 sularında yola çıktık. Yaklaşık 2 saat 10 dakika süren araba yolculugumuzun ardından İsviçre'nin en güzel kızak merkezlerinden biri olan Bergün'e sağ salim vardık. Arabamızı parkettikten sonra tren istasyonuna doğru yürüdük. Orada kızak kiralama yeri vardı. Hepimiz birer kişilik kızak kiraladık. Sanırım tanesi 15 franktı. Daha sonra Aşkım gitti hepimiz için hem tren hem teleferik tam günlük biletler aldı. Tam bilet iki pist içinde 34 frank ve bununla bütün gün hem tren hem teleferikten yararlanabiliyorsun. Trenle ilk önce teleferiklerin oraya gittik. Orada uzunluğunu bilmediğim bir pistte alıştırma ısınma, olayı öğrenme hareketleri yaptık, daha doğrusu yapmaya çalıştık. Ne bileyim ben. Meğer kızak kaymak ta yetenek işiymiş. Ayaklarla yön verme falan. Tam bir karın kası çalıştırma aktivitesi. Ama benim belim ve bacaklarım tutuldu nedense.

İlk turu zor zar kaydıktan sonra teleferiğe bindik. Yarabbi o ne soğuktu öyle!! Benim işim ne buralarda diye isyan edesim geldi. Koskoca dağ, çık çık bitmiyor. Yaklaşık 1600 metre yüksekliğe çıktıktan sonra 4,5 kilometre (!) uzunluğundaki kızak pistinde macera başladı. Hepimiz üçer defa kaydık. Erkekler yarış merakındayken benim tek derdim birilerine çarpmadan çarpılmadan, bir tarafımı kırmadan kaymak oldu.

Bol bol kar yuttum. Yüzümü yeterince koruyamadım. Soğuktan dudaklarımın çatlaklığı anca geçti. Akşam suratım kıpkırmızı, renkten renge girmişim. Çok sıkı giyindiğimizi düşündüğümüz halde yanılmışız. Normal şartlarda üşümezdik ama şartlar hiç te normal değildi. Çok soğuktu ve güneş bir kerecik olsun yüzünü göstermek istemedi.

Çektiğimiz fotoğraflar hiç içime sinmedi. Soğukten tir tir titreyerek anca bunları çekebildim/çekebildik.





Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...