26 Kasım 2008

İnna Panasenko





Yemek masamızın bulunduğu duvara güzel bir tablo arıyorum uzun zamandır. Cumartesi günü bir mobilya mağazasına uğradık. Tabi ben hemen tabloların bulunduğu bölüme geçtim. Harika tablolar vardı. Gönül uyumlu uyumsuz ne varsa almak istedi. Aklımdan geçirdiğim diğer şey ise "bunların fiyatı böyleyse orjinalleri kim bilir ne kadardır" dı:-) Baktım baktım baktım, şöyle içime sinen birşey bulamadım yinede. Tablolar güzeldi fakat benim için bir anlam ifade etmiyorlardı. Karar verememe sebebim buydu sanırım.
Daha sonra aklıma şöyle bir fikir geldi: Ben en iyisi kendi eserimiz olan güzel bir fotoğrafı büyütüp asayım (mesela güzel bir İstanbul panoraması fena olmaz). Hem daha anlamlı olur bizim için. İki yıldır düğün fotoğrafımıza bakmaktan gına geldi yahu. Her bakışımda bir kusur buluyorum:-)

Konuyu fazla saptırmadan ben İnna Panasenko'ya geçeyim. Mağazada tablolara bakarken bu resimlere rastladım. Bir beğendim ki sormayın gitsin. Artık ayakkabıları mı beğendim, çizimini mi bilemiyorum.

İnna Panasenko daha çok etkileyici boğa çizimleriyle ünlü Kafkasya'da doğmuş rus bir ressam. Şu anda Almanya'da yaşıyor ve resimleri de Almanya'nın çeşitli şehirlerinde (Berlin, Düsseldorf, Frankfurt, Hamburg, Münih, Hannover vs.) sergileniyor. Boğa resimlerinin bir kısmını internette gördüm ve gerçekten hayran kaldım, diğer resimlerine de.

Bir gün güzel, geniş bir antresi olan evim olursa duvarlarını bu ayakkabı tablolarıyla süslemek isterim. Aklımın bir köşesinde bulunsun:-)








25 Kasım 2008

Sony'e Canon'la ihanet



Daha önce de bir yazımda anlatmıştım fotoğraf çekme kursuna başlayacağım diye. Geçen Salı başladım ve bugün dahil olmak üzere daha 5 defa 3 saatlik kurs var. Bu kurs "yolun başında olanlar" kursu. Bir sürü detay, hepsini kafamda nasıl tutacağım bilemiyorum ama inşallah işime yarar diye düşünmeden edemiyorum.

Hani bir yere giderseniz, etkileyici bir manzara ile karşı karşıya kalırsınız, bunu anılarınıza dahil etmek için fotoğrafını çekersiniz ve ortaya bambaşka bir kare çıkar. Yani fotoğraf aynı büyüyü yansıtmaz. Bu durum beni çileden çıkarırdı. Bunu özellikle İstanbul fotoğraflarında farkettim. Bir türlü istediğim gibi olmuyordu fotoğraflar ve aynı manzaranın bin tane karesi alınırdı, istenilen sonuç elde edilene kadar. Cahillik işte dicem ama bütün suç fotoğraf makinesinde! Şimdi Sony'ciğimin pabucu tarafımdan dama atılmış durumda ve ben Canon'umu Ocak ayında inşallah tekrar İstanbul'da testten geçiricem (tabi kendimi de) ama bu defa da hava durumu yan çizebilir. Suç yine bende olmayabilir. Hadi bakalım hayırlısı.

Üstteki kuğu fotoğrafı şu anda pencereden dışarı baktığımda mevsime uygun görünmüyor ama daha geçen hafta Lugano'da çektim. Hava muhteşemdi. Avrupa'nın en uzun tünellerinden biri olan (hatta en uzunu muydu?) Gotthard tünelinden (17 km) bir geçiyorsun, sanki başka bir dünyaya gelmiş gibi oluyorsun. İnanılmaz bir duygu bu!!! Neyse bu ayrı konu.

Yeni makinamın modeli Canon EOS 450D

24 Kasım 2008

İncirli Tatlı


Cumartesi temizliğini atlattık, keyifli bir Pazar günü geçirdik, Pazartesi'yi de arkamızda bıraktık ve güzel bir tatlıyı hakettik:-)

İnternette bir çok incirli tatlı tarifine rastladım ve hepsinin birbirinden farklı olduğunu da görmüş oldum. Ölçüleri de tutturamayınca benimkisi diğerlerinden hep farklı sonuçlar verdi. Nihayet bir kaç denemeden sonra ben de kendi ağzıma layık ölçülerimi tutturdum ve bir daha unutmamak üzere buraya aktarıyorum:

Tarif ise severek takip ettiğim Yeşilkivi 'ye ait ve nihayet onun incirli tatlısına yakın bir sonuç elde etmenin mutluluğunu yaşıyorum:-)

Malzemeler:

Kek için
  • 2 yumurta

  • 1 su bardağı tozşeker

  • 1 su bardağı un

  • 10 tane kuru incir

  • 1 su bardağı ceviziçi (1 paketi 200 gram hemen hemen 1 su bargağı yapıyor)

  • Yarım paket kabartma tozu

  • 1 paket vanilya

  • 1 çay kaşığı tereyağ (borcamı yağlamak için)

Kreması için

  • 1 litre süt

  • 7 yemek kaşığı tozşeker

  • 7 yemek kaşığı un

  • 1 yumurta

  • 1 yemek kaşığı tereyağ

Yapılışı:

Önce fırını 180 dereceye getirelim ;-)

Cevizleri iri olacak şekilde çekin veya bıçakla doğrayın.

İncirleri 15 dakika ılık suda bekletip, küçük küçük doğrayın.

Yumurtaları şekerle birlikte beyazlaşıncaya kadar (mikserle 5 dak.) çırpın.

Un, kabartma tozu ve vanilya ekleyip 1 dakika daha çırpın.

İncir ve cevizleri ekleyip karıştırın. Tereyağıyla yağlanmış borcama dökün. (Pişireceğiniz borcam en az 7-8 cm derinlikte olmalı, yoksa üzerinde krema ekleyecek yer kalmaz.)

180 derece ısıtılmış fırında 25 dakika pişirin. (yumurtalı olduğu için çok çabuk kızarıyor, hemen çıkarmayın iyice kızarıp, pişmesini bekleyin)

Çıkarıp ılınmaya bırakın.

Kreması için; süt,yumurta, un ve şekeri çırpın, karıştırarak pişirin. 2 dakika kaynadıktan sonra ocaktan indirip tereyağını ekleyin. Karıştırarak yağı eritin. 10 dakika bekletip, ılınmış olan tatlının üzerine dökün. Soğuduktan sonra dilim dilim keserek servis yapın.


Afiyet olsun!

Ayrıca: Türkiye'de su bardakları 2 dl imiş, burada ise bir su bardağı 2,5 dl. Tarifleri tutturamama sebebinin bundan kaynaklandığını sonradan öğrendim:-)

21 Kasım 2008

Cumartesi neyin sesi?



Elektrikli süpürge sesi! Temizlik yaparken ki halim aynen böyle işte. Kim güle oynaya temizlik yapar ki? Ben en azından birazcık motive olayım diye müzik açarım (sanki sesi duyulacakmış gibi). Başına geçene kadar ayrı dert, bitirene kadar ayrı dert. Temizliğin sonundaki yorgunluksa cabası. Hafta içi zaman olmadığından mecbur Cumartesi günlerine kalıyor (Pazar'ları konu komşu rahatsız edilmez).

Herkese mutlu haftasonları!!!!!!

20 Kasım 2008

Babam ve oğlum tadında




Keyifli, duygusal, Babam ve oğlum tadında fakat çok çok daha farklı bir hikaye...
"Umudunu kaybetme" ya da "The pursuit of Happyness"
Gerçek hikaye olması insanı daha da bir etkiliyor. San Francisco'da satıcılık yapan iki yakası bir araya gelmeyen fakat bir o kadar da zeki olan genç bir babanın hikayesi. Karısı zorlu hayat şartlarına daha fazla katlanamayıp beş yaşındaki oğlunu (Jaden Smith) babasına (Will Smith) emanet edip gidiyor.

Baba oğul kafa kafaya verip hayatın zorluklarına beraber göğüs geriyorlar. Çocuk olayların her ne kadar farkında olamasa da, baba Chris Gardner durumu bir şekilde idare etmeyi başarıyor.

Bu bir başarı hikayesi. Bu bir babanın hikayesi, belki de oğlu olmasa, ona güvenen tek insan kalmasa çevresinde, hiç birşey başaramayacaktı.


Evden atılmalar, trende sabahlamalar ve eğer şansları yaver giderse düşkünler evinde kalmalar. Babanın oğluna herşeyin düzeleceğine dair verdiği sözler.





Chris Gardner bir borsa şirketinde stajyer olarak çalışır. Karşılığında para almadan çalışmak zorundadır. Bir yılın sonunda elde edeceği şey ise eğitimdir ve şirket 20 kişiden en iyi olan bir kişiyi seçecektir.

Filmin en hoşuma giden kısımları ise, baba oğul arasında geçen konuşmalar...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...